12 Eylül 1980 darbesinin ardından akıl almaz işkenceler ve zulümler icra edildi. Öyle ki bir kişinin suçlu olması ve hapse girmesi için şüphe unsuru bile yeterliydi. Hatta hiçbir olaya karışmamış, sağ-sol hiçbir hizip tutmamış insanlar bile derdest edilip götürülmüş, işlemedikleri suçlar zorla kendilerine kabul ettirilmeye çalışılmıştır. Bir asılsız ihbar bile cuntacılar için kesin bir delil kadar önemliydi. 1980 ihtilali sonrasında 1.683.000 kişi fişlendi. 650.000 kişi gözaltına alındı. 30.000 kişi sakıncalı olduğu gerekçesiyle işten atıldı. 30.000 kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına çıkmak zorunda kaldı. 14.000 kişi vatandaşlıktan çıkarıldı. Açılan 210.000 davada 230.000 kişi yargılandı. 100.000’e yakın insan örgüt üyesi olmakla suçlandı. 7.000 kişi için idam cezası istendi. 517 kişiye idam cezası verildi. Haklarında idam cezası verilenlerden 50’si asıldı. Cezaevlerinde 299 kişi öldü. 144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü(rüldü). 16 kişi kaçarken vuruldu. 73 kişiye doğal ölüm raporu(?) verildi. Yüzlerce kişi akli dengesini kaybetti. Mahkûmların aklî dengesini kaybetmesine yönelik işkenceler yapıldı. Mesela başı yukarı kalkık ve gözleri sürekli açık vaziyette duvara sıfır yapıştırılan tutuklu saatlerce boş duvara bakmak zorunda bırakıldı. Pek çok kadın mahkûmun ırzına geçildi. Erkek mahkûmları konuşturmak için gözleri önünde ailelerinin ve yakınlarının ırzına saldırıldı. Hassas yerlerinden elektrik verilmesi sebebiyle pek çok erkek mahkûm erkekliğini kaybetti. Özellikle utanma ve hayâ duygusu olan mahkûmlara cinsel içerikli işkenceler yaptılar. Bunları çırılçıplak soyduktan sonra işkence yaptılar. Muhsin Yazıcıoğlu da bunlardan biriydi. O değerli insana hassas yerleri dâhil elektrik verdiler, cop darbeleriyle tırnakları söktüler, baş aşağı (veya düz) asılı vaziyette dayak atarak sorguladılar, daha nice işkenceler yaptılar. O dönemlerde cuntacı askerlerimiz tarafından özellikle Mamak ve Diyarbakır cezaevlerinde işlenen cinayetler ve yapılan işkenceler maalesef Amerikan ve İsrail askerlerine bile rahmet okutacak cinstendi. PKK’nın 80 sonrası palazlanmasında ve belli bir destek görmesinde de bu işkencelerin önemli bir rolü olmuştur. Yaptıkları işkencelerle PKK’nın eline propaganda malzemesi verdiler. Yine darbeci zihniyetteki askerlerin sonraki yıllarda bölgedeki halka yönelik aşırı baskıları ve şüphelilere uyguladıkları insanlık dışı işkenceler de PKK’nın ekmeğine yağ sürmüştür. Oğuz Özden’in 12 Eylül 1980 ihtilalinden sonra Diyarbakır Cezaevinde yapılan işkenceleri anlattığı “Zordur Zorda Gülmek” kitabından aktardığımız aşağıdaki bazı işkence örnekleri sergilenen vahşeti ortaya koymaktadır. Yapılan yüzlerce işkence türünden bazıları şunlardı: Tutukluları, vurdukları yeri morartacak derecede demir coplarla döverlerdi. Falaka cezası sebebiyle sakat kalanlar bile vardı. Tutukluyu çırılçıplak soyup kurt köpeğini üzerine saldırtırlardı ki köpeğin ilk kaptığı yer bacak arası olurdu. Tek ayağından zincirledikleri mahkûmu bayılıncaya kadar tepetaklak asarlardı. Bazen de iki tutuklunun boynunu zincirle bağlayıp bunları birbirlerine ters yöne iterler veya zıt istikamette koştururlardı. Mahkûmun bir bacağını merdiven kenarına diğer bacağını koğuş kapısına bağlayıp kapıyı açıp kapamak suretiyle bacaklarını sonuna kadar gerdirirlerdi. Tutukluları üst üste istifleyip yatırır ve bir tutukluyu da bunların üzerine çıkarıp İstiklal Marşının on kıtasını söyletirlerdi. Bazen de kule gibi üst üste çıkarttıkları tutuklulara “yıkıl” emri verip onları dengesizce yere düşürtürlerdi. Normal kapasitesinin 4-5 kat fazlasıyla doldurdukları koğuşlarda mahkûmlara ranza altına girmelerini emrederler, ranzanın dışında kalan el ve ayaklara coplarla vururlardı. Çırılçıplak soydurdukları tutuklulara birbirlerini tenasül uzvundan tutarak tartmalarını ve kaç kilo geldiklerini söylemelerini emrederlerdi. Gardiyanlar, tutukluların erkeklik organına ip takar, son sürat çekerek onları peşinden koştururdu. Erkeklik organından elektrik verirler, zeytinyağına batırılıp kayganlaştırılmış copu tutuklunun makatına sokarlardı. Kadın mahkûmlara veya genç tutuklulara tecavüz ederlerdi. Tutukluları birbirlerinin üzerine bindirip saatlerce dolaştırırlardı. Tutuklunun boynuna, boyun kemiğini kırmayacak kalınlıkta bez geçirip idam sehpasına çıkarırlar; idam edilen tutuklu boğulacağı sırada ipi gevşetirlerdi. Ölüm provası yaptırarak mahkûmların psikolojilerini iyice bozarlardı. Alt kattaki tuvaletlerin deliklerini tıkarlar ve tutukluları burada biriken pisliğin içinde yüzdürürlerdi. Zorla pislik yedirdikleri tutuklular da olurdu. Bazen de birini yere yatırtırlar, diğerlerini de onun üzerine işetirlerdi. Banyo yapmak isteyen tutukluları banyoya götürüp üzerine tazyikli su verirler, sonra da ıslak vücutlarına elektrik verirlerdi. Sigara içmek isteyenin ağzını sigarayla doldurup “çek- bırak” komutuyla içirtirler ve daha sonra da sigaraların filtrelerini bile yedirirlerdi. Sabah beşten akşam yediye kadar ayakta tutarlar, yüksek sesle kitap veya marş okuturlar, bunları yapmayanlara yukarıdaki ağır işkenceleri uygularlardı. Hasta olup hastaneye kalkan tutuklulara da benzer uygulamalarda bulunurlar, onları yatakta bile hazır ol vaziyette tutarlardı. Veremli tutuklularla sağlamları tecrit etmezler, veremli hastalardan tahlil bahanesiyle aldıkları balgam örneklerini yemeklerin içine katıp bütün mahkûmlara yedirirlerdi. Bazen gece uyurken bile rahat bırakmazlar, baskına gelip cop ve kalaslarla dayak atarlardı. Zaten gece vakti yatmaya çalışan mahkûmlar, yakın koğuşlardan gelen işkence seslerinden, inlemelerden ve korkudan dolayı doğru dürüst uyuyamazlardı. Avukatı ile görüşecek olan veya mahkemeye çıkacak olan tutuklulara ağır dayak atılır ve hiçbir şey konuşmamaları tembih edilirdi. Mahkemeye nakledilecek tutuklular cenaze arabaları ile nakledilirdi. Maddi işkencelerin yanında her türlü psikolojik ve manevi işkence yöntemini de uygularlardı. Mahkûmun şahsiyetini zedelerler, her türlü sindirme yöntemini acımasızca icra ederlerdi. Yukarıdakilerden başka daha burada sayamadığımız pek çok işkence türünü tatbik ederek bu memleketin evlatlarının vücut ve ruh sağlığını harap etmişler, vücutlarında ve ruhlarında kalıcı yaralar açmışlardır. Bunca katliama ve işkenceye imza atan darbeciler kendilerini haklı göstermek için sürekli 12 Eylül öncesindeki kaosa ve işlenen çok sayıdaki faili meçhul cinayete dikkat çekmektedirler. Hâlbuki bugün gün yüzüne çıktı ki 12 Eylül darbesi öncesinde sağcıların eline verilen silahlarla solcuların eline verilen silahlar aynı silahlardır. Sen asker olarak ülke güvenliğinden sorumlu olacaksın ve bu gerçeği bilmeyeceksin, bu mümkün müdür? Bu cinayet ve suikastların çoğunun faili bugün bile hâlâ bulunamadı. Bulunan ve cezaevine konulan failler ise, ilginç bir şekilde askeri cezaevlerinden kaçırıldı. Asıl failler kaçırılırken, masumlar idam edildi. O dönemlerde bu gerçekleri dile getirmek bile mümkün değildi. Gazeteler 300 gün yayın yapamadı. 400 gazeteci için 4.000 yıl hapis istendi. 31 gazeteci hapse girdi. 3 gazeteci öldürüldü. 39 ton gazete ve dergi imha edildi. 23.677 derneğin faaliyeti durduruldu. Kısacası sivil teşekküller ve özgür basın tamamen susturuldu. Yapılan inanılmaz işkencelerin ve kanunsuzlukların üzeri örtüldü. Televizyonlarda işkence iddialarının asılsız olduğu yönünde demeçler verildi. Darbeciler 1982 anayasasına ekledikleri geçici 15. madde ile kendilerini garantiye aldılar ve yaptıkları zulümler için yargı yolunu kapattılar. 12 Eylül 2010’da oylanacak yeni anayasa, bu geçici 15. maddeyi kaldırmakta ve cuntacı zalimlere yargı yolunu açmaktadır. Ne tuhaf manzaradır ki 12 Eylül’de en fazla işkenceye maruz kalan ülkücülerin ve solcuların bugünkü temsilcileri yeni anayasaya “hayır” diyeceklerini söylüyorlar. O zamanlar “Zalimlerden hesap sorulacak!” diye slogan atanlar şimdi zalimleri koruyan darbe anayasasına sahip çıkıyorlar. O gün sağcıları ve solcuları yönlendiren, sağcılara da solculara da aynı silahı veren, ülkeyi sağcı- solcu diye ikiye bölen darbeci güç, şimdi de ülkücülerin ve solcuların temsilcilerini yönlendirmekte ve darbe anayasasına sahip çıkmakta onları birleştirmektedir. Allahu Teâlâ oynanan oyunların farkına varmayı ve uyanık olmayı cümlemize nasip etsin. Âmin.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder